Martin Eden Sendromu

Cevapla
TESLA
VIP
VIP
Mesajlar: 42
Kayıt: Prş Nis 20, 2017 12:00 pm
Reputation: 28

Martin Eden Sendromu

Mesaj gönderen TESLA » Cum Nis 21, 2017 11:18 pm

Yazar: nature


Gerçek olaylardan derleme bir yazı dizisi olarak planladığım köşe yazılarımın ilki, okumaya sabrı yeten arkadaşlara şimdiden teşekkür ederim :)

Yazıma "Tabii ki gerçekte böyle bir sendrom yok." diye başlayacaktım ki Martin Eden Sendromu'nun 1984'de Moskova'da V.S. Rotenberg ve V.V. Arshavsky tarafından tanımlandığını öğrendim. Bir kısmınız okumuşsunuzdur, Jack London'ın Martin Eden isimli eserini. Okumayanlar için istek olursa epub ve pdf linklerini aşağıya ekleyebilirim :) (Sınava hazırlanan arkadaşlar sınavı ve post-sınav "sokak ismi bile okumak istemiyorum" krizini atlattıktan sonra okuyabilirler.)

Martin Eden, zengin bir kıza tutulan fakir bir genç olarak tanıtılır bize. Azimli bir genç olan Martin; kızı, hayalindeki aristokrat yaşamla özdeşleştirir ve o yaşama yükselmek, "layık olmak" için var gücüyle çalışır. Başardığında ise "Bu mudur yani" gibi düşüncelere kapılıp o çok istediği yaşamı ve aristokrat insanları sorgulamaya başlar. Bu da onu, amacı için azimle çalışan gençten, iç hesaplaşmalar denizinde depresyona sürüklenen bir adama dönüştürür. Artık eski "cahil ama mutlu" Martin de olmak mümkün değildir.

Ben bu kitabı doktor olduktan, yurtdışına gidip çalıştıktan ve Türkiye'ye döndükten sonra okudum. Okur okumaz önce "E benim bu!" dedim sonra da çevremde ne kadar çok doktor arkadaşımın benzer durumda olduğunu fark ettim.
Bizlere küçüklüğümüzden beri "Çok çalışacaksın ve bir gün değecek. Çok çalışacaksın ve bir gün her şey çok güzel olacak." mesajı verildi. Gerçekten de çalışıp sınıfta kendimizi gösterince, derece sınıflarına konulunca kendimizi ne kadar iyi hissettiğimizi fark ettik. Bu şekilde devam edip bir gün toplumda yerimizi aldığımızda her şeyin çok güzel olacağına dair inancımız pekişti böylece.

Gün geldi stajyer doktor olduk, işlerin çok da düşündüğümüz gibi olmadığını sezmeye başladık ama çok da umursamadık, nihayetinde daha toplumda yerimizi almamıştık. Herkes için kırılma noktası farklıdır, benim için intörnlük dünyamın başıma yıkıldığı yer oldu. Hasta ve hasta yakınlarının tavırları, doktorların birbirlerine davranışları, beni mutlu, hayallerle dolu baloncuğumdan çıkardı. Bu kez de yurtdışı planlarımın olmasıyla avundum, mutlaka medeniyetin dorukta olduğu bir ülkede çalışmaya başlayınca işler buradakinden farklı olacaktı. Gittiğim stajlardan belliydi her şeyin oralarda ne kadar farklı olduğu, gideceğim ülkenin yanında Amerika'yı bile beğenmiyor, vahşi buluyordum ben...

Gidince tokat yemiş gibi oldum. Medeniyet dediğinin gerçekten tek dişi kalmış canavar olduğunu tecrübe ettim. "Selektif hoşgörü" denen kavramla tanıştım. Manipülasyonun, psikolojik şiddetin dibini gördüm. Bunları yazı dizime devam edersem anlatacağım. Madem her yerde sıkıntılar, sorunlar denk, ben ülkemde, ailemin olduğu yerde, kendi insanlarım, kendi ülkem için uğraşırım diyip toplanıp geldim. Tarihimize bakınca da daha en başta gitmek istediğim için utandım. Sadi Irmak hocanın anısını yine okumamış olanlar için ayrıca paylaşacağım.

Dönüp geldiğimde enkaz gibiydi içim. O küçük mutlu, azimli, enerjik kız uçup gitmiş gibiydi. Doktor olmuştum, yurtdışına gitmiştim ama mutluluk otomatik yüklenmemişti?! Neredeydi bu mutluluk? Olmayan bir şeyi mi kovalıyordum çeyrek asırdır? Oturup TUS çalışmaya başladığım dönemde kafamda sürekli bunlar vardı. Artık işler daha da zordu, çünkü 70 alıp dermaya girsem de mutluluğun otomatik yüklenmeyeceğini biliyordum. Çevremde dermadan, gözden yakınan, istifa eden arkadaşlarım vardı ve ben bu duruma hiç şaşırmıyordum.

Burada biraz sistemin bizi nasıl bu hayalkırıklığına hazırladığından bahsetmek istiyorum. Amerika'da o vahşi kapitalizmin, yoğun ve sıkıntılı çalışma şartlarının, malpraktis davalarının, sigorta şirketiyle kavgaların, bitmeyen rekabetin içinde kimsenin şikayet etmemesine çok şaşırmıştım. Zaman içinde dikkatimi çeken bir şey oldu. USMLE Step 3 sınavında, hasta simülasyonu yapılır. Baktığınız oyuncular (hastalar), size verilen 15 dakika içerisinde siz anamnez almaya, muayene etmeye, teşhis koyup tedavi vermeye (ve sınav olduğu için bunu dört dörtlük yapmaya) çalışırken "ölecek miyim, kanser miyim, babam da kanserdi, neyim var, ay buram da kaşınıyodu dur unuttum, evde bebeğim var serum ver gideyim, ben bu ilacı içemem" diye bıdı bıdı başınızın etini yerler ve sizden bir yandan işinizi yaparken bir yandan da hastayı sakinleştirmeniz beklenir. Bu yaklaşımdan da puan alırsınız. Haliyle klinikte bıdı bıdı eden hastaları görünce şaşırmaz ya da hayalkırıklığına uğramazsınız, neyle karşılaşacağınızın ipucu size zaten verilmişti.

Türkiye'de biz bu açılardan yetiştirilmiyoruz, neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. İlkokuldan üniversiteye kadar "Çalış, doktor ol yavrum süper olacak" teskinleri, üniversite ilk 3 yıl teorik bombardıman, 4-5te stajı geçecek miyim kalacak mıyım, intörnlükte TUS derken sahaya salınca herkes kendi yolunu kendi bulmaya çalışırken bocalıyor, mesleğe küsüyor.

Oysa hangi ülkeye giderseniz gidin, mesleğin cilveleri az çok aynı. Hastalarımız serumda kanı görünce telaşlanabilirler, damaryolu acıyınca telaşlanabilirler, bu ilaç kanser ilacıymış ne alaka diye telaşlanabilirler. Çünkü onlar bilmiyorlar bizim bildiklerimizi. Ama bunlar bize çok yabancı, çünkü bunlar Harrison'da, Guyton'da yazmıyordu. Kimse bizi bunlara hazırlamadı. Tanı konulacak, tedavi verilecek, hasta iyileşip teşekkür edip evine gidecekti. Ama öyle olmadı!
Öğretmenlik gibi biraz aslında işimiz, eğitim de işimizin parçası, tekrar tekrar aynı şeyleri anlatmak gerekiyor hasta ve yakınlarına. Her zaman başarılı olamıyorsunuz ama 1 kişiye dokunsanız dünyadaki bütün farkı yaratıyor.

Bu yazı, bakanlığımız ya da sınav kurumlarına Step 3 çok güzel, sen de yapsana çağrısı değildir :P Düştüğümüz sıkıntının; bize hayatın içinde karşılaşacağımız sorunlar ve onlarla nasıl başa çıkılacağına dair ipuçları verilmeden, hayatın içine mancınıkla atılmamızdan kaynaklandığını düşünüyorum. Bunun da sevdiğimiz işi yaparak ve yaptığımız işi severek aşılacağını düşünüyorum ama o da başka bir yazının konusu :)
/nature 06 Şubat 2017



Cevapla
  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

“Köşe Yazıları” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir